Overblog Suivre ce blog
Editer l'article Administration Créer mon blog

Publié par Patrick Granet

Bugün 13 Kasım 2015’de IŞİD’in Paris’te yaptığı katliamın birinci yılı. Geçen yıl, katliam olduktan sonra, günlük yayın yapan sol bir gazetenin muhabiri, bir arkadaş vasıtasıyla bana aşağıdaki soruları gönderdi. Ben de elimden geldiği kadarıyla cevaplamaya çalıştım. Yazı, bildiğim kadarıyla hiçbir yerde yayımlanmadı. Katliamın üzerinden bir yıl geçti. Söylediklerimi tekrar okuduğumda, bazen duygusal davrandığımı farkettim. Fakat bir şey daha farkettim: Fransa’da devletin katliamı bahane ederek toplumsal muhalefeti yasaklar, polis şiddeti, ev hapisleri, yaralamalar, gözaltına almalarla baskı altında tutması. COP21 iklim zirvesi boyunca yaşananlar, ev hapsine ve soruşturmalara maruz kalan ekolojistler, anarşistler ve çalışma yasasını protesto eden toplumsal kesimlere uygulanan devlet ve polis şiddeti o dönem söylediklerimi doğrular nitelikte.

İşte geçen yıl Paris’te yaşanan katliamdan sonra yapılan söyleşi.


Fransa’ya gitme nedenin nedir?

Fransa’ya 1999’un Temmuz ayında geldim. Türkiye’de asker kaçağı olduğum ve o zamanlar arandığım için Fransa’ya sığınmak zorunda kaldım. O zamandan beri bu ülkede sığınmacı olarak yaşamımı sürdürmeye çalışıyorum.

Ne zamandır Paris’te yaşıyorsun ve orada ne ile meşgulsün?

Paris’e geleli iki yıl oldu. Daha önce Bezanson (Besançon) adlı şehirde yaşıyordum. Sosyoloji Bölümünde doktora tezi yapmak için gitmiştim ama beklediğim gibi olmadı ve tezi bırakmak zorunda kaldım. Eğitim sisteminde yapılan neo-liberal reformlar, laboratuvarlar, öğrenciler ve öğretmenler arasındaki rekabet vb. kendimi sistem dışına atma refleksi geliştirdi bende. Bir de Bezanson küçük bir şehirdi ve iş bulmak biraz zordu. Politik ve entelektüel açıdan da çok fazla alnernatif olmadığından, uzun süredir yaşamak istediğim Paris’e geldim.

Geldikten sonra restoranlarda ufak tefek işler bulup çalıştım. Ama çalışma koşulları ve ücretler çok düşük olduğu için işi bıraktım. Şimdi yaşamımı sürdürmek için bir iş ararken, diğer yandan da kendimce toplumsal mücadele içinde yer almaya çalışıyorum. Paris katliamı yaşanmadan önce de yakında Paris’te başlayacak olan iklim zirvesine (COP 21) karşı yapılacak olan eylemleri örgütlemeye ve alternatif bir iklim zirvesi yapmak için hazırlık yapıyorduk.

Katliamın gerçekleştiği gün neler yaşadın, saldırıların olduğu noktalara yakın mıydın?

Saldırıların bazıları benim de yaşadığım 10. Paris’te oldu, ama saldırı yaşandığında ben zaman buldukça gittiğim Georges Pompidou Kültür Merkezi’nde kitap okuyordum. Sonra sıkıldım ve kalkıp eve gittim. Kapıdan içeri girer girmez telefon çaldı. Bir arkadaşım katliamın olduğu yerde oturduğumu bildiği için beni arıyor ve iyi olup olmadığımı soruyordu. O da çalışırken duymuş olanları. Korkmuştu bayağı ve telaşlı bir sesi vardı. “Sakın dışarı çıkma, sokakta rastgele insanları tarıyorlar” dedi.

Evimde televizyon olmadığı için hemen radyoyu açtım. Bir yandan haberleri dinlerken, diğer yandan arkadaşları aramaya, iyi olup olmadıklarını öğrenmeye ve olaydan haberdar olmayanları da haberdar etmeye başladım. Ama o sırada telefonum susmak bilmiyordu. Annem, kızkardeşlerim, arkadaşlar telaşlı bir şekilde beni arıyorlardı. Annem ve kızkardeşlerim başka bir şehirde oturmalarına ve katliamın olduğu yerlere çok uzak olmalarına rağmen çok korkmuşlardı. Annem “evden çıkma” derken, kızkardeşim “yalnız kalma evde Cemo, arkadaşlarına git” diyordu. Daha önce Charlie Hebdo katliamı olduğunda da insanlar tedirgin ve öfkeliydi, ama bu sefer çok daha farklı bir korku vardı. Avrupa”nın göbeğinde, savaşların yaşandığı bölgelerden uzak, “demokrasi ve özgürlüklerin gelişkin olduğu” bir ülkede, DAİŞ militanları statlara, restoranlara, konser salonlarına saldırıyor, insanları sokaklarda öldürüyorlardı. Herkes aynı soruyu soruyordu: Ne oluyor Fransa’da?

Derken aynı akşam Cumhurbaşkanı François Hollande, bütün sınırları kapattığını, orduya emir verdiğini açıklıyordu. Sonrasında ise hemen OHAL ilan edildi, her türlü yürüyüş, gösteri ve eylem yasaklandı zaten. Yeri gelmişken de belirtmek isterim ki, OHAL Fransa’da en son 2005’te banliyölerde yaşanan ayaklanmalar döneminde uygulanmış ve daha sonra birkaç gün daha uzatılmıştı.

O gün neler yaşadın?

Sabah kalktığımda hemen dışarı çıktım. Her zaman gittiğim bir Cafe’ye gittim. Siren sesleri yankılanıyordu her yanda, ama inanılmaz bir sessizlik hakimdi Paris’e. Sonra eve döndüm ve hislerimi kısaca yazıya dökmeye çalıştım. Birkaç arkadaşla kurduğumuz internet mecmuası Harfvolver’de o gün yayımladığım “Onların Savaşı, bizim ölülerimiz” başlıklı yazıda şöyle yazmıştım:

Adı konmamış bir savaş yaşandığı kesin. Ve yaşanan bu savaşta, daha önce Charlie Hebdo katliamında ve dün akşam olduğu gibi, insanlar ölüyor, sakat kalıyorlar. En önemlisi de, toplum bölünüyor, insanlar birbirlerine kuşku ile bakmaya, güvensizlik duymaya başlıyorlar. Kısacası, kin ve nefret tohumları insanların içinde büyüyerek esir alıyor onları.

Şimdi gelin hep birlikte ağlayalım, yas tutalım. Acılarımızı yarıştıracağımıza, kin ve öfkemizin kölesi olacağımıza, yaşananları anlamaya çalışalım, ama bir şeyi unutmayalım: Bu savaş onların savaşı ama ölen biziz. Bu iki ucu boklu değneği tutmak zorunda değilim. Kötüler içinde daha az kötü olanı seçmek zorunda değilim. Özelikle bu kötülerin varlığı birbirine bağlıysa…

14 Kasım 2015/Paris

Katliam sonrası Fransız polisi kimlik kontrolüyle sokak geçişlerine izin verdi. Kontrollerde senin TC vatandaşı olduğunu gördüklerinde farklı bir davranışları oldu mu?

Ben herhangi bir polis kontrolüne denk gelmedim. Çünkü saldırılar ben eve gittikten on-on beş dakika sonra başladı, tahminen. Arkadaşım beni arayıp haber verdikten sonra da bütün gece evde oturdum. Birçok arkadaşım oldukları yerlerde mahsur kalmışlardı. Eve gidemiyorlardı. Metroların bir çoğu iptal edilmişti. Bazıları ise yerlerinde sabahlamak zorunda kaldılar katliam gecesi boyunca.

Saldırıdan sonra tanıdığın Fransızların olaylar yaşandıktan sonra sana veya çevrendeki Türkiyelilere karşı herhangi farklı davranışı söz konusu oldu mu?

Ben herhangi bir tepkiyle karşılaşmadım. “Sıradan Fransızlar” çok korkmuştu ve inanılmaz tedirginlerdi. Şunu hemen belirtmek lazım: Fransızlar dediğimiz zaman toplumsal, politik, kültürel, inançsal, dilsel vb. açıdan homojen bir toplumdan bahsetmiyoruz. İnsanların tepkileri de bu anlamda çok farklı olabiliyor. Katliamdan sonra bazı yerlerde Müslümanlara yönelik saldırılar oldu. Bunlar içinde Türkiyeliler de var. Mesela bir arkadaşın, yanılmıyorsam eniştesini, silahla sırtından vurarak yaraladılar. Dün de başka bir şehirde bir türk restoranına altı-yedi kişilik faşist bir grup beyzbol sopaları ve bıçaklarla saldırdı. Faşist grubu zamanında fark eden restoran sahibi, kapıları zamanında kapatıp arkadan kilitlemese belki vahim sonuçlar ortaya çıkabilirdi. Yani bu katliam yabancı düşmanlığı ve ırkçılık yapan sağ, radikal sağ ve ırkçı grupların özelikle Müslüman olarak bildikleri göçmenlere saldırmaları için bir bahane oldu.

Orada olan sivil vatandaşların Müslümanlara bakış açıları ne durumda?

Yapılan anketler Müslümanlara karşı ırkçılığın ve düşmanlığın çok geliştiği yönünde. Charlie Hebdo olayından bu yana, Müslümanların ait birçok caminin saldırıya uğradığını gazetelerde okumuştum. Son katliamdan sonra da birçok yerde Müslümanlara yönelik saldırılar oldu. Ama bunlar daha çok ırkçı ve faşist gruplar tarafından yapılıyor.

Türkiye ve Türkiyeliler hakkında ne düşünüyorlar?

Fransızların Türkiye ve Türkler hakkında ne düşündüklerini tam olarak bilemiyorum. Ama son yaşanan katliamlar, etrafımda tanıdığım Fransızlarla sohbet ederken duyduklarımdan hareketle belki birkaç şey söylemek mümkün olabilir. Fransızlarda genel kanı AKP hükümetinin IŞİD’i ve diğer bazı radikal islamcı grupları desteklediği yönünde. Katliam yaşandıktan sonra sosyal medyada en fazla dolaşan şey IŞİD lideri Bağdadi’nin maskesini kaldırdığında altından çıkan Erdoğan fotoğrafıydı. Erdoğan’ın IŞİD ile ilişkileri özelikle Kobane direnişi sırasında, açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Tırlarla yapılan silah sevkiyatları da basına yansıyınca Erdoğan’ın islamcı gruplarla olan ilişkileri tamamen deşifre oldu. Fransızlar bütün bunların farkındalar. Kısacası, Fransızlar Geziciler ve Kobane direnişini sahiplenip sempati duyarlarken, Erdoğan yönetimine karşı da radikal islamcıları desteklediği için tepkililer.

Fransa’da devletin tavrına gelince, François Hollande’nin ve hükümetin AKP hükumeti ile çok yakın ilişkileri olduğunu hepimiz biliyoruz zaten.

Fransız devletinin senin gibi orada yaşayan (sonradan gitmiş ya da orada doğup büyümüş olan) yabancılara bakış açısı nasıl, ne gibi tutumları var?

Fransa’da devletin göçmenlere yönelik tavrından bahsetmeden önce bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Yukarıda Fransız toplumu için söylediklerim, göçmen ve göçmen çocukları için de geçerli. Yani, “göçmenler” dediğimiz zaman, homojen bir topluluktan bahsetmiyoruz. Üstelik göç ve göçmenlik olgusu Fransa’da yeni bir toplumsal olgu değil. Ve sosyolog Abelmalek Sayad’ın dediği gibi göç ve göçmenlik ekonomik, sosyal, politik, kültürel, etnik, dinsel vb. farklı boyutları olan total bir olgudur. Göç ve göçmen topluluklarının kendine özgü iç dinamikleri var. Ama bütün bunlar çok geniş konular olduğu için, ben sadece birkaç örnek vererek durumu anlatmaya çalışayım.

Genelde AB’de, özelde ise Fransa’da göç ve göçmenlerle ilgili politikalar ekonomik krize, uluslararası politik konjonktüre göre, savaşlara ve elbette AB ülkelerinin ihtiyaçlarına göre değişebiliyor. Genel anlamda, özelikle ekonomik krizin ortaya çıkması ve bütün toplumu etkisi altına almasından sonra, AB ülkelerinde ciddi bir sağa kayma olduğu gözlenebilir. İşsizlik hat safhalara ulaşırken, güvencesizlik, esnek çalışma ve çalışanlar arasında rekabet aracılığıyla, çalışanlar üzerindeki baskılar daha de artmaya başladı. Radikal sağ partilerin oyları inanılmaz derecede artarken, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı da giderek yayılıyor ve devlet eliyle meşrulaştırılıyor. Bütün ülkelerde olduğu gibi, Fransa’da da devletin bütün göçmenlere yaklaşımı aynı değil. Bu durum göçmen ve göçmen çocuklarının da tavırlarında farklılıklar gösteriyor. Şunu anlatmaya çalışıyorum: Mesela eski Fransız kolonilerinden gelen göçmen ve göçmen çocuklarıyla Türkiye’den gelen göçmenlerin devlete bakışlarında farklılıklar görülebilir. Aynı şey Fransa’da devlet içinde geçerli. Irkçılık toplumun hiyerarşik yapısına göre şekilleniyor. Mesela bir siyahinin veya Arabın bir Türk veya Kürtten daha fazla ırkçılığa maruz kaldığını söylemek abartılı olmaz.

Fransa’da doğup büyüyen “göçmen çocuklarında” da durum pek farklı değil. Çoğunlukla göçmenlerin ve yoksul Fransızların oturduğu banliyölerde işsizlik oranı çok çok daha yüksek. Okulda başarısızlık oranı çok yüksek olan göçmen çocukları genelde meslek liselerine yönlediriliriyor ve ailelerin sosyal, ekonomik ve kültürel kapitalleri zayıf olduğundan, okula gittiklerinde zaten olmayan fırsat eşitliğinden faydalanamıyor ve sistem dışında kalıyorlar. Sosyolog Pierre Bourdieu’nun belirttiği gibi, toplumsal eşitsizliklerin ve sınıfların yeniden üretildiği ve kendisi de bir mücadele alanı olan üniversite, göçmen çocukları için bir “toplumsal asansör” görevini yitiriyor. Ebette göçmen çocukları içinde de başarılı olan ve yükselen insanlar var. Ama istisnalar hariç, bu çocukların büyük bir kısmı, ya Türkiye’de orta sınıflara mensup ailelerin çocukları, ya da Fransa’ya eskiden gelmiş, kendine göre hatırı sayılır ekonomik kapitali ve olanakları olan ailelerin çocuklarıdır.

Politik açıdan bakıldığında ise, özelikle “Müslüman” ülkelerden gelen göçmenler ciddi bir şekilde sağ ve islam referanslı partilerin etkisi altında. Tıpkı Türkiyeli göçmenlerde olduğu gibi, göçmenler, Fransa’da genelde sol partilere oy verirken, kendi ülkelerinde sağcı, milliyetçi ve islamcı partilere oy vermeyi tercih ediyorlar. Kolonyalist ya da neo-kolonyalist bir devlet ile buna islami-ulusal ve kültüralist referanslarla karşı çıkmaya çalışan göçmenlerin mücadelesini emek eksenli bir mücadeleye oturtamadığımız sürece, bu her ikisi birbirini besleyecek, toplum etnik ve dinsel ayrışmalar üzerinden kamplaştırılarak politika yapmaya devam edecekler. Çünkü bu şekilde yapılan politika hem devletlerin, hem kapitalistlerin, hem de islamcı ve milliyeti politik akımların işine geliyor.

Sen, Türkiye’den oraya gitmiş biri olarak kendini tedirgin hissediyor musun?

Bildiğiniz gibi katliamdan sonra Fransa’da OHAL ilan edildi ve bu OHAL içinde komünistlerin de olduğu Sol Cephe ve Yeşillerin de oylarıyla (6 milletvekili hariç) üç ay daha uzatıldı. Hatırlatmak isterim ki, katliamdan sonra, 22 Kasım’a kadar bütün gösteri ve yürüyüşler yasaklanmıştı. COP21 olarak bilinen iklim zirvesine karşı yapılacak olan iki büyük yürüyüşe yasak geldi. Bu durum elbette beni tedirgin ediyor. Çünkü Fransa’da terör bahanesiyle “demokrasi” askıya alındı. Parlamentoda milletvekilleri bulunan sağcısı, solcusu, yeşilcisi ve komünisti, hep beraber “Ulusal Birlik” etrafında birleşmiş görünüyor. Elbette bu durumdan rahatsız olan, Fransız emperyalizmini ve islamcı terörü birbirlerinden ayrı düşünmeyen, devletin baskıcı, güvenlikçi politikalarını teşhir eden ve COP21’e karşı, her şeye rağmen sokağa çıkmaya çağıran kesimler de var. Daha bugün aralarında Solidaires, CGT ve birçok sendikanın olduğu bir kollektif basın açıklaması yaparak. hükümetin terör olaylarını kulanarak demokrasiyi askıya almasını, eylem ve yürüyüşlerin yasaklanmasını kınadı. Terörü, emeryalizmi ve OHAL’i kınayan kesimler arasında anarşist gruplar, Yeni Antikapitalist Parti, ATTAC vb. parti, dernek ve gruplar da var. Bütün bu yaşananlar elbette beni de tedirgin ediyor.

Süreci değerlendirecek olursan neler görebiliyorsun?

Son katliamdan sonra toplumda inanılmaz bir korku olduğunu söylemiştim. Eskisine göre sokaklar daha sakin, turist sayısı azalmış, insanlar antideprasan ve uyku haplarını daha fazla kulanır duruma geldi. Bütün bunları Fransız basınına dayanarak söylüyorum. Fransa’nın önerisiyle, AB Schengen’i resmen askıya aldı ve kontroller sadece “yabancılara” karşı değil, aynı zamanda AB vatandaşlarına karşı da güçlendirildi. Savaşlardan kaçıp gelen göçmenler ciddi anlamda polis denetimi ve polis baskısı ile karşı karşıya çünkü “islamcı teröristlerin” onlarla birlikte geldiği söyleniyor.

Kısacası, ben genelde AB’nin özelde ise Fransa’nın güvenlikçi, yabancıları ve bütün sol-demokratik muhalif kesimleri daha fazla baskı altına alacak anti-terör yasalar çıkaracağını -ki bu yasalar zaten şu anda yürürlükte- düşünüyorum. Bir yandan askıya alınan demokrasi, yasaklar, kemer sıkma politikaları, kısacası sol ve demokratik güçleri hedefleyen (terörü değil) OHAL, diğer yandan Afrika, Orta-Doğu ve birçok farklı bölgede devam eden neo-kolonyal savaşlar ve militarizmin bundan sonraki sürece damgasını vuracağını söylemek abartılı olmaz. Daha bugün Le Monde’da okudum. Son yaşanan katliamlardan sonra orduya başvuran ve savaşa gitmek isteyen gençlerin sayısı inanılmaz derecede artmış. Kısacası IŞİD’in yaptığı her saldırı Fransa için aynı dış müdahaleleri ve militarizmin dozunu artırmak için kulanalıcak, toplum bu şekilde dizayn edilecektir.

Sonuç olarak şu sözlerle bitirmek isterim: Yaşanan katliamdan sonra sakinleşip durumu anlamaya ve buna göre tavır almaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ama gündem öyle hızlı değişiyor ki, düşünmeye fırsat bile bulamıyor insan. Daha bir hafta önce, Fransız hükümetinin COP21’e katılımı engellemek için sınırları kapatma kararını tartışırken, yaşanan katliam, OHAL ve OHAL’in üç ay uzatılması iklim zirvesini gölgede bıraktı. Şimdi gündemimiz daha çok OHAL, yasaklar, sansür vb. oldu. İnsanların Fransa’nın Libya’ya, Orta Afrika’ya, Suriye’ye ve daha birçok ülkeye müdahelelerini, her yıl islamcı grupları destekleyen ve silahlandıran körfez ülkelerine silah satarak milyarlar kazanan devletlerinin politikalarını deşifre etmek yerine, bunu kabul etmeleri beni ürkütüyor.

Son dönemlerde gerek Türkiye’de yaşananlar, gerekse de “gelişmiş burjuva demokrasilerinde” olanlar bana şunu açık bir şekilde göştermiştir: demokrasi ve özgürlüklerin sınırları egemen sınıflar tarafından belirlenmiştir. Bu sınırları zorladığınız anda devleti ensenizde hissedersiniz. Kendimi demirden bir kafesteymişim gibi hissediyorum. Bu kafesi yıkmak, özgürlükleri, demokrasiyi ve adaleti savunmak da yine sosyalistlere, anarşistlere, devrimcilere ve demokratlara kaldı. Bunu yapmak için de devletin bize dayattığı gündeme göre değil de, kendi gündemimize göre bir mücadele hatı geliştirmek zorundayız. Durum kötü ama önemli olan bu tür durumlarda direnmek, mücadele etmek, “demokrasi” ve özgürlükleri savunmaktır.


Manşet fotoğrafı : 29 Kasım 2015, Paris, République meydanı.
Polisin, COP21 sırasındaki sokak gösterilerine müdahele ederken, Bataclan saldırısında hayatını kaybedenlerin anısına bırakılan çiçekleri ezmesi tepki yaratmıştı.


VOUS POUVEZ UTILISER, PARTAGER LES ARTICLES ET LES TRADUCTIONS DE KEDISTAN EN PRÉCISANT LA SOURCE ET EN AJOUTANT UN LIEN AFIN DE RESPECTER LE TRAVAIL DES AUTEUR(E)S ET TRADUCTRICES/TEURS. MERCI.
KEDISTAN’IN TÜM YAYINLARINI, YAZAR VE ÇEVIRMENLERIN EMEĞINE SAYGI GÖSTEREREK, KAYNAK VE LINK VEREREK PAYLAŞABILIRISINIZ. TEŞEKKÜRLER.
KEREMA XWE DEMA HUN NIVÎSÊN KEDISTANÊ PARVE DIKIN, JI BO RÊZGIRTINA MAF Û KEDA NIVÎSKAR Û WERGÊR, LÎNK 

Commenter cet article